10 YILIN ÖZETİ

 

 

Ocak 1995’te Yaşar Kemal’in “Der Spiegel” dergisinde yayınlanan bir yazısı nedeniyle DGM’ye çağrılmasına tepki olarak başlayan imza kampanyası, bir “Sivil İtaatsizlik” eylemine dönüşmüş, 1080 aydın, “Düşünceye Özgürlük” adlı kitapta toplanan ve yazarlarını mahkemelerde ve hapislerde süründüren 10 makaleyi tekrar yayınlayarak TCK 162. maddesine göre “YENİ BİR SUÇ!?” işlemişlerdi.

 

Kendilerini DGM savcılığına ihbar ederek açtırdıkları davanın “kimlik tespiti ve ilk sorgu” dönemi bile 2,5 yıl sürdü. Sonunda, Mesut Yılmaz hükümetinin “Işık Yurtçu” skandalından kurtulmak için yaptığı basit bir yasal makyaj “sorumlu yazı işleri müdürleri” için yapıldığı halde her nasılsa “yayıncı”lara da uygulandı ve dava 3 yıl için askıya alındı!?

 

Bunun üzerine direniş taktik değiştirdi: “Bir tek büyük, sansasyonel ve çok sanıklı” dava yerine, küçük grupçuklar halinde (1-5 sanıklı) ama çok sayıda dava açtırmak ve çabuk çabuk sonuçlandırmak!

 

Önce her hafta, sonra -yasal takip yükü çoğalınca- ayda bir olmak üzere küçük kitapçıklar yayınlayarak “Düşünce Suçluları”nın suç!?larına ortak olundu ve  şimdiye kadar -hiç ayırım yapmaksızın- her görüşte düşünce suçlularına destek verildi.

 

Bir nokta, hayli kafa karıştırıyordu:

 

Gerek yazıları yeniden yayınlanarak suç(!?) larına katılınan, gerekse 43 kitapçığa yayıncı olmayı kabul eden toplam 1278 kişi içinde her tür düşüncede ve kimlikte insanlar yan yanaydı. Kürtler hakkındaki düşüncelerinden dolayı suçlananlar da vardı, bu konuya sıcak yaklaşmayan Atatürkçüler de. Dini kesimden insanlar da vardı, ateistler de. Şarkı da vardı, karikatür de. Bu nasıl bir çorbaydı böyle?

 

Bu sorunun yanıtı, ilk hareketin başladığı imza kampanyasından bu yana hiç değiştirilmeyen imza metninde yatıyor. Daha doğrusu, Fransız devriminin öncülerinden Voltaire’in 250 yıl önce söylediklerinde:

 

“Görüşlerinizin hiçbirine katılmıyorum. Ama bunları açıklayabilme özgürlüğünüz için sonuna kadar yanınızda olacağım.”

 

           

                       

SONRA NELER OLDU? 

 

• 46 kitapçıkta toplam 1278 kişi yayıncı oldu ve kendini ihbar etti. (D.Ö.32 kitlesel katılımlıydı, öğretmen İlknur Birol’un suç(!?)una 1117 öğretmen katıldı)

 

  9 kitapçık hakkında takipsizlik kararı verildi, 6 tanesi hakkında dava açıldı. İkisi mahkumiyetle sonuçlandı ve biri de Yargıtayca onaylanarak kesinleşti.

 

Diğer kitapçıklar hakkında tahkikatlar sürerken 28 Eylül 1999’da çıkarılan 4454 sayılı yasayla cezalar da, davalar da, soruşturmalar da 3 yıl için ertelendi! Buyrun başlangıç noktasına.

 

AMMAAA...

 

Ama D.Ö. 38 (Osman Murat Ülke’nin bildirisi’nin ikinci kuşak yeniden yayını, Nasrettin Hoca’nın deyimiyle “Tavşanını suyunun suyu”) davası, kitapçık 23 Nisan 1999 tarihinden sonra yayınlandığı  için “Erteleme Yasası” kapsamına girmedi. Yayıncı olarak Şanar Yurdatapan ve gazeteci Nevzat Onaran, Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından 2’şer ay hapse mahkum edildiler. Karar Askeri Yargıtay’ca onaylandı. 2000 yılı sonlarında ikisi de yatıp çıktılar.

 

Böylece Türkiye’deki yargı yolu tükendiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava açma hakkımız doğdu ve açtık. Hatırlarsanız, AİHM bir kararında, DGM’lerdeki üç yargıçtan biri asker kökenli olduğu için “Adil Yargı” hakkının çiğnendiğini açıklamış; bu yüzden, Abdullah Öcalan yargılanırken apar topar bir Anayasa değişikliği yapılarak askeri yargıç yerini sivil yargıca terk etmek zorunda kalmıştı. Askeri mahkemelerde ise yargıçların hepsi asker, hatta bir yargıç hukukçu bile değil, kıta subayı!..

 

Bu dava, Türkiye’de yargıdaki iki başlılığın “sonunun başlangıcı” olacak gibi görünüyor.

 

                           

                               BU ŞARKI BÖYLE BİTMEZ...

 

 

Erteleme yasası, “aynı suçu 3 yıl süreyle bir daha işlememek” kaydını taşıyordu. Yasalarda gereken değişiklikleri yapmak yerine zevahiri kurtarmak yolunun seçilmesine tepki gösteren ve bu işi “Tozları halının altına süpürmek” olarak nitelendiren girişimciler, daha 7 ay dolmadan aynı yazıları bir daha ve topluca yayınladılar. “Düşünceye Özgürlük – 2000” adını taşıyan ve geçen yılların öyküsünü de taşıyan kitap, 17 Nisan 2000 günü, Yılmaz Erdoğan’ın ev sahipliğini yaptığı bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Yayıncılar bu toplantının sonunda topluca DGM’ye giderek savcıya kendilerini ihbar ettiler.

 

Kitap yasaklandı, 15 sanık hakkında (Cengiz Bektaş, Yılmaz Ensaroğlu, Siyami Erdem, Vahdettin Karabay, Ömer Madra, Etyen Mahcupyan, Lale Mansur, Atilla Maraş, Prof. Ali Nesin, Zuhal Olcay, Hüsnü Öndül, Yavuz Önen, Erdal Öz, Salim Uslu, Şanar Yurdatapan) dört ayrı mahkemede açılan dört ayrı davadan DGM’dekinde beraat kararı çıktı. Ama kararı hem savcı, hem biz temyiz ettik. Yargıtay bozdu, yargılama tekrar başladı. Ama bu kez de 7 paket halinde yapılan yasa değişiklikleri DGM’ninm imdadına yetişti. Dava aklanma ile sonuçlandı. Üsküdar Asliye Ceza, Üsküdar Ağır Ceza ve Ankara Genelkurmay Askeri Mahkemesindeki davalar daha once beraatle sonuçlanmıştı.

 

İçlerinde en gülüncü, Askeri Mahkemenin beraat kararıydı. Çünkü bu mahkeme, gene bu iki yazı yüzünden (D.Ö. 16 ve D.Ö. 38 kitapçıklarının yayıncısı olarak) beni iki kez mahkum etmiş, bunlardan ilki erteleme yasası kapsamına girmiş, öteki ise kesinleşmiş ve verilen ceza infaz edilmişti. Bu kez aynı yazıyı başka 14 ünlü kişiyle birlikte yayınladığımızda, onlara ikişer ay, bana da en az iki katı ceza vermeleri gerekirdi, yasa böyle diyordu. Üstelik duruşma boyunca tüm sanıklar ifade vermeyi, hatta savunma yapmayı reddetmiş, böyle bir mahkemede “Adil Yargı” hakkının çiğnendiğini tekrarlamışlardı. Mahkemede oldukça komik sahneler de yaşanmıştı. Üstüste iki celse izleyiciler giriş kapısında engellenince mahkeme başkanı Albay bile isyan etmiş, Anayasa ihlali olan bu durumu zabıtlara geçirmiş ve bu engellemeyi komutanına şikayet etmişti. Ama son celseye gelen sanıklar, başkan dahil tüm heyetin değiştiğini gördüler. Üstelik salon nereden geldiği belli olmayan insnalarca doldurulmuş, uluslararası gözlemcilerin de aralarında olduğu gerçek izleyicilere yer kalmamıştı!.. Sanıklar gene savunma yapmayı reddettiler. Ama karar önceden ve başka bir yerde verilmişti: “Ben bu işi beraatle kapatmaya karar verdim. Sen savunma yapsan da verdim, yapmasan da. verdim”.

 

 

              

                  DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK: HERKES İÇİN

 

Düşünceyi ve düşüneni öğütmek için hazırlanan çarklar bir kez çalışmaya başladı mı, “Dur” emrini falan dinlemez. Aynen acemi büyücü çırağının masalındaki gibi. Hani acemi çırak, suların, sabunların, paspas ve süpürgelerin kendiliğinden harekete geçerek efendisi büyücünün şatosunu temizlemesini sağlayan sihirli sözü öğrenip, efendi evde yokken sistemi harekete geçirmiş, ama frene basmayı bilmeden. Tabii  her yanı su basmış, süpürgeler ve paspaslar etrafı kırıp dökmüş ya, bu DGMler de aynen öyle. Harekete geçiren bir kez geçirmiş de, durduracak sihirli sözü unutmuş galiba.

 

“Görüşlerinizin hiçbirine katılmıyorum. Ama bunları açıklayabilme özgürlüğünüz için sonuna kadar yanınızda olacağım.”

 

Refah Partisinin yasaklı Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan da, ikitidardayken dokunmadığı yılan tarafından sokuldu, Türk Ceza Yasasının 312. maddesinin hışmına uğradı. Hem de işin en komik yanı “Şeriatçılık” değil, “Kürtçülük” suçlamasıyla...

 

Sivil itaatsizlik artık çok daha geniş çevrelere yayılıyordu. Erbakan’la aynı tehdit altında olan iki parti lideri daha vardı. Üç parti liderinin ve hapistekileri temsilen iki ünlü düşünce suçlusunun, Prof. Necmettin Erbakan, Hasan Celal Güzel, Murat Bozlak, Akın Birdal ve Eşber Yağmurdereli’nin cezalandırılmalarına neden olan sözlerini taşıyan “Düşünceye Özgürlük : Herkes İçin” adlı bir kitap, iki aylık bir imza kampanyası sonunda 77.663 kişi tarafından yayınlandı. Kitabın 550 nüshası, tanınmış kişilerin oluşturduğu bir heyet tarafından TBMM’ne teslim edildi. Yayıncılar gruplar halinde DGM savcılığına giderek ifade verdiler. Dava 2001 Ekiminde başladı. (2003’de o da yasa değişiklikleri gerekçesiyle aklanma ile sonuçlandı.)

 

 

 

                       DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK 2001

 

Bütün cilalı sözlere ve “Düşünce artık özgür” kabilinden cafcaflı gazete manşetlerine rağman 2001 yılında da başta DGM’ler olmak üzere mahkemeler istenmeyen düşüncelere bilet kesmeye, düşünce suçluları gene hapisaneleri doldurmaya devam ediyordu. Her kesimden insan girdi içeri. Bir yanda “17 Ağustos depremi doğa olayı değil, Allahın verdiği bir cezadır” diyen Yeni Asya gazetesi sahibi Mehmet Kutlular, öte yanda sol görüşleriyle bilinen Dr. Fikret Başkaya, HADEP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Turan Demir mapusane türküleri repertuarlarını genişlettiler. Emine Şenlikoğlu, Neşe Düzel, Ahmet Altan, Ali Bayramoğlu, Gülay Göktürk, Fehmi Koru, Yılmaz Çamlıbel, Can Dündar, Eren Keskin, İlyas Salman, Sabiha Ünlü ve daha niceleri düşüncelerinden ötürü yargılandılar. Kimi ceza aldı, kimininki ertelendi, kimi aklandı. Ama her seferinde karalanan “Hukuk” oldu.

 

Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, olağanüstü yorumlarıyla hukuğun karalanması yarışını önde götüren devlet büyüklerimizden biri oldu. Ona göre “F Tipi izolasyona” karşı çıkmak ya da “Kürtçe ,yardımcı ders olarak kabul edilsin” demek, Terörle Mücadele Yasasının 8/1 veya Ceza Kanununun 312. maddesinden -yani terör propagandası- olarak değil, doğrudan Ceza Kanununun 169. maddesinden –terör örgütüne yardım, yataklık- yargılanmalıydı. Mantık gerçekten muhteşemdi: “F Tiplerine kim karşı? Terörist örgütler. Bu sisteme karşı çıkan kimin ekmeğine yağ sürüyor? Terörist örgütlerin. O halde işte YARDIM fiili.” Ya da “Sivil İtaatsizlik yapılsın” kararı PKK’nın bilmemkaçıncı sözde kongresinde alınmış bir karar. O halde her kim aynı görüşü savunuyorsa bu bal gibi YARDIM-YATAKLIKtır.

 

Lütfen gülmeyin. “Dilekçe vermek” gibi bir Anayasal hakkı kullanan öğrenciler ve veliler her tarafta yargılandılar bu yüzden. Bir çoğu aylarca tutuklu kaldı. Anadilde eğitimin bir hak olduğunu söyledikleri için Eğitim- Sen yöneticileri yargılandı. Ölüm orucu mağdurlarına sağlık hizmeti vermeye çalıştıkları için Tabib Odaları, İnsan Hakları Vakfı yöneticileri yargılandı, İnsan Hakları Derneği ve MAZLUM-DER yargılandı. “Hücre” adlı kitap yargılandı, hüküm de giydi. Yazarı Nevin Berktaş 13 yıldır zaten içerdeydi, iki yıl daha uzadı zorunlu misafirliği.

 

2001 yılında, ünlü dilbilimci ve ABD dış politikalarının en amansız muhalifi Prof. Noam Chomsky de DGM’nin oltasına takıldı. (Ya da tam tersi)  ARAM Yayıncılık tarafından “Amerikan Müdahaleciliği” adıyla yayınlanan kitap hakkında dava açıldı. Savcı –Chomsky’nin adını önceden duymuş muydu bilmiyorum- elin gavurunu Türkiye’ye getirip yargılayamayacağını bildiğinden, davayı yalnız yayıncı Fatih Taş hakkında açmıştı. (Oysa Basın Kanununun 16. maddesine göre YAZAR ve YAYINCI ilk derecede sorumludurlar). Chomsky bu durumu ve 7 yıldır sürdürülen sivil itaatsizliği öğrenince Türkiye’ye gelmeyi kabul etti. Üstelik daha geldiği gün DGM’ye dilekçe vererek yazısının sorumluluğunu kabul ettiğini, yargılanmak istediğini belirtti. Ertesi gün, hayatımızda gördüğümüz en hızlı duruşmalardan birini izledik. (Bir önceki rekor, İsveç’te yaşayan Kürt yazar Mehmed Uzun’a aitti. Henüz birkaç ay önce DGM’de görülen davaya bütün İskandinavya’dan gözlemciler yağmış ve dava tek celsede beraatle bitmişti.) O gün ise Chomsky sanık kafesine alınmadığı gibi, Fatih Taş da aklanıverdi. (Ama Chomsky gidince başka davalarından ceza yemekten kurtulamadı, o da başka!)

 

Hınzır Chomsky bununla da yetinmedi. Hazır DGM’ye kadar gelmişken, kendisiyle aynı durumda olan Prof. Mehmet Bekaroğlu, gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak  ve İHD İstanbul Şube Başkanı Avukat Eren Keskin ile birlikte savcıyı ziyaret etti, yayıncılarından biri olduğu “Düşünceye Özgürlük- 2001” kitabı ile ilgili olarak kendini ihbar etti, hakkında TCY 162. maddesi uyarınca dava açılmasını istedi. İfade de vermek istedi ama savcı almadı. (Çünkü canı isteyince Prof. Chomsky’ye ulaşır ya, acelesi ne, neden kendini gersin?) Hatta suç duyurusu dilekçesini bile almamak istedi ama Chomsky dahil tüm muhbir vatandaşlar bunun yasal bir zorunluluk olduğunda direnince çaresiz kaldı ve aldı suç duyurusunu.

Olay unutulunca ise göz göre göre “seçmece” yaptı ve “takipsizlik” kararı verdi. Böylece, bu kitabın yayıncısı olarak kendini ihbar dilekçesi veren altı kişiden dördü hakkında hiçbir işlem yapılmazken, ikisi hakkında dava açıldı. Şanar Yurdatapan ve Feridun Çamlıbel. Yurdatapan “162. madde dururken beni beraat ettiremezsiniz, bu madde sizin de elinizi kolunuzu bağlıyor” diye yırtındıysa da sesi kürsüde oturanlara ulaşamadı. Zorla akladılar. Çamlıbel ise Avrupa’ya gidip geri dönmediğinden hakkında verilen “gıyabi tutuklama” kararı hudut kapılarında kalakaldı. Yıllar sonra Türkiye’ye girmek isterse kendini once gözaltında, sonra da tutukevinde bulacak ve durumu belgeleyinceye kadar akla karayı seçecek.

 

Dönelim D.Ö.2001 kitabına. Bu kitapta şu kişilerin suçlu(!?) yazıları yeralıyordu:

 

Celal Başlangıç, Prof. Noam Chomsky, Abdurrrahman Dilipak, Emine Şenlikoğlu, Eren Keskin, Fehmi Koru, Dr. Fikret Başkaya, Mehmet Kutlular, Yılmaz Çamlıbel, Nevin Berktaş ve “Kürtçe seçmeli ders olsun” diye dilekçe veren gençler.

 

Bu kitabın bir farklılığı, yayıncıların da aynı kişiler olması (Destek için katılan Prof. Mehmet Bekaroğlu ve Şanar Yurdatapan hariç.) ve bu hareketin iki anlamı var. Birincisi, aynı kişiler aynı işi bir daha tekrarlayarak devlete şöyle diyorlar: “Biz, böyle bir SUÇ kabul etmiyoruz. İşte bir daha tekrarlıyoruz. Yapın ne yapacaksanız”. Aynı zamanda başka bir konuda da örnek oluyorlar. Her biri, kendi düşüncesinin tam tersi görüşlerin de yayıncısı oluyor ve onun suçuna(!?) da katılmış oluyor böylece. Voltaire’den 250 yıl sonra da olsa, toplumumuzun alına sürülen lekeyi, karşıtlarımızla el ele silmek güzel bir şey.

 

 

 

Ve D.Ö. 2002, 2003

 

Aynı yöntem, 21 adet suçlu yazının yeraldığı Düşünceye Özgürlük 2002’de de uygulandı. Kitapta şu yazılar yeralıyordu:

 

PONTOS KÜLTÜRÜ..... Yazarı: Ömer Şükrü Asan, yayıncı: Belge (Ayşenur Zarakolu idi, davası düştü)

LAZONA (Laz kültürü üstüne)..... Yazarı: Selma Koçiva, yayıncı: AKYÜZ Yayıncılık

NERUDA ve TAVIR DERGİSİ: Aralarında Pablo Neruda'nın bir şiiri de bulunan 6 yazı nedeniyle (Sorumlular: Muharrem Cengiz, Ahu Zeynep Görgün)

KÜRTLERİN BARIŞ YÜRÜYÜŞÜ ..... Yazarı: Melih Bekdemir

BATININ YENİ DOĞU SEFERİ ..... Yazarı: Hayri Argav, yayıncı: Ahmet Önal (PERİ yayınları)

NUH METE YÜKSEL'İN CASUSLUK(!?) DAVASI ..... Konrad Adenauer, Heinrich Böll, Friedrich Ebert, Friedrich Neumann Vakıfları, Orient Enstitüsü ve BERGAMA KÖYLÜLERİ: Oktay Konyar, Birsen Lemke, Av.Senih Özay, İst. Barosu eski Bşk. Yücel Sayman

YAZIN DERGİSİ Yazarlar: Doğan Özgüden, Emin Karaca, Sorumlu Yazı İşleri Md.: Mehmet Emin Sert

ZORUNLU GÖÇ ARAŞTIRMA RAPORU GÖÇ-DER yöneticileri

ANADOLU'NUN SESİ RADYOSU. F-Tipleri hakkında yayın yaptığı için. Sorumlusu: Seyfullah Karakurt

SON SÜRGÜN (YAKILAN KİTAP). Yayıncı: Ömer Faruk Farsakoğlu (AYRINTI yayınları)

İHD hakkında açılan çok sayıda davayı temsilen İstanbul Şb. Bşk. Kiraz Biçici'nin ceza alan duyurusu

MAZLUM-DER Urfa Şb. Bşk. Şehmus Gülen (İHD’nin düzenlediği toplantıda yaptığı konuşma nedeniyle)

KADIN ARGOSU Metis yayınları sahibi Semih Sökmen

İSKENDERUN DAVALARI Bir paneldeki konuşmalar nedeniyle 8 örgüt ve Tomris Özden/Emine Duman hakkında

GURUP YORUM ve KALAN MÜZİK için. FEDA adlı albüm nedeniyle. Sanıklar: Gurup Yorum ve yapımcı Hasan Saltık

MİLLİ GAZETE’de yayınlanan Mehmet Şevket Eygi’nin “Başörtü Düşmanlığı” adlı yazısı. Y. İşl. Md.: Selami Çalışkan

RADİKAL’deki “DİLEKÇE VERME, ÇETE KUR” başlıklı yazı için Adnan Keskin, Sorumlu Md. Hasan Çakkalkurt

YÖN FM’de yayınlanan HAFTANIN GÜNDEMİ adlı program Mehmet Metiner (Konuşmacı), Y.Mansur Kılınç (Programcı ve radyo sorumlu md)

BUNCA BİLGİDEN SONRA NE BAĞIŞLAMASI? Yazarı: Jonathan Randal, yayıncı Abdullah Keskin (AVESTA)

Ve gazeteci-yazar ABDURRAHMAN DİLİPAK, izleyicileri fişleyen kameramanı uyardığı için “polise hakaret” suçlamasıyla!..

 

 

D.Ö. 2003’te adları aşağıdaki alfabetik listede yeralan kişiler, aynı şekilde birbirlerinin suç(!?)larına katılarak “müteselsil suçlu” oldular:

 

 1- Abdurrahman DİLİPAK   (Gazeteci, yazar)

 2- Abdülmelik Fırat             (HAK – PAR Gen. Bşk.)

 3- Ahmet GÜRBÜZ                 (VUSLAT Dergisi Yazıişleri Müdürü)

 4- Ali ÖNCÜ                       (Diyarbakır Demokrasi Platformu Sözcüsü)

 5- Alp AYAN                      (Doktor, TİHV İzmir Temsilciliği Çalışanı)

 6- Aşkın AYRANCIOĞLU  (Karikatürist)

 7- Bülent KAYA         (BES Sendikası Genel Başkanı)

 8- Eren KESKİN                  (Avukat)

 9- Emir Ali ŞİMŞEK                   (Eğitim – Sen Genel Sekreteri)

10- Faik IŞIK                        (Avukat)

11- Fikret BAŞKAYA              (Akademisyen)

11- Güngör ALP             (DEHAP Kars İl Başkanı)

12- Nejdet ATALAY                 (Makine Mühendileri Odası Şube Başkanı)

13- Pınar SELEK         (Sosyolog)

14- Ragıp ZARAKOLU           (Gazeteci, yayıncı, yazar)

15- Selahattin DEMİRTAŞ    (İHD Diyarbakır Şube Başkanı)

16- Seyit SAATÇİ                   (Karikatürist)

17- Şanar YURDATAPAN    (Müzisyen)

 

Kitap için dava açılmadı ve bildiğiniz ritüel bir daha tekrarlandı.

 

2002 yılı, başörtüsü nedeniyle öğrencilerin okul kapılarında karda kışta bekleştikleri, zaman zaman polis müdahaleleriyle tartaklandıkları, avukatların, sağlık görevlilerinin vicdani inançları yüzünden işlerinden oldukları bir yıldı, yapılacak çok iş vardı.

 

 

 

                                                ÖDÜLLER

 

Girişimimiz 2002 yılında iki önemli uluslararası kurum tarafından ödüllendirildi. Merkezi Londra’da bulunan ve “Sansür” ile mücadele eden en ciddi yayınlardan biri olan INDEX ON CENSORSHIP’in “Best Circumvention on Censorship” (sansürün tekerine en iyi çomak sokma şeklinde çevrilebilir) ödülüne layık görüldük. Öteki ödüller, Rus ordusunun Çeçenistan’daki insan hakları ihlallerini yazdığı için başı belaya giren Rus gazeteci Anna Politovskaya’ya (Cesur habercilik ödülü) ve Çin resmi haber ajansında çalışan ve devlet içindeki bazı yolsuzlukları ortaya çıkardığı için 9 yıl hapse mahkum edilen Jiang Weiping’e verildi (En iyi ihbarcı ödülü). Dördüncü bir ödül daha vardı, “Sansüre en iyi hizmet” ödülü. Onu gerçekten hakeden birine gitti: İtalya medya tekelcisi ve başbakanı Berlusconi’ye.

 

Diğer ödül ise, merkezi New York’ta bulunan Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme) örgütünün her yıl üç kişiye verdiği Global Human Rights Defender (Küresel İnsan Hakları Savunucusu) ödülü idi. Hindistan’da HIV/AIDS’e karşı yürüttüğü başarılı mücadele için Meena Seshu ve devrik Çad diktatörü Hissen Habre’yi uluslararası yargıya götürmeyi başaran bir işkence kurbanı, Souleymane Guengueng ile birlikte Türkiye’deki “Düşünce Suçu’na Karşı Girişim” yani katılımcı sayısı 80.000 kişiyi aşan “sivil itaatsizlik”, uluslararası alanda  bir daha ödüllendirilmiş oldu.

 

Davetimizi kabul eden diğer iki “Monitor” ve HRW genel sekreteri Ken Roth ile üst düzey yöneticileri Ekim 2003’te İstanbul’a geldiler.  Onlara Uluslararası PEN (Yazarlar Birliği) uluslararası sekreteri Terry Carlbom ve “Hapisteki Yazarlar Komitesi” sekreteri Sara Whyatt da katıldı. İki konuk da Güney Afrika’dan geldi. Politik şarkıları yüzünden ırkçı rejim tarafından hayatı karartılan bir şarkıcı, Roger Lucey ile onun hayatını karartmakla görevlendirilip sonra yaptıklarına pişman olan polis Paul Erasmus, medyanın büyük ilgisini çektiler. “Düşünce Özgürlüğü için 3. İstanbul Buluşması”, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen 4 oturumlu “Son yasal değişiklikler ve yeni Ceza Yasası”nın tartışıldığı bilimsel sempozyumun da içinde olduğu bir dizi etkinlikle üç gün sürdü.

Kapanış toplantısına verdiği mesajda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, bu toplantının her yıl tekrarlanması dileğini belirtti ve Belediyenin ev sahipliği yapacağını vaad etti. Ama yerel seçimlerde aday olamayınca bu sözü tutmak yeni Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a düştü. Dördüncü Buluşma, 19-22 Kasım 2005 tarihleri arasında, Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliği, sivil toplum kuruluşlarının katılımı ve yerel belediyelerin desteğiyle yapılacak. Hedef “İstanbul: Düşünce Özgürlüğü Şehri” sözünü kuru bir dilek olmaktan çıkarıp yaşama geçirebilmek.

 

GİRİŞİM İÇİNDE GİRİŞİM

“Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim”in ayırımsız çizgisi kısa sürede etkisini gösterdi. Düne kadar birbirine düşmanlıkla şartlanmış farklı toplum kesimlerinin temsilcileri, en azından “birbirlerinin ifade özgürlüklerini” savunmakta yanyana gelmeye başladılar. Adbdurrahman Dilipak ile Prof. Toktamış Ateş arasında 1995’te başlayan ama bir süre sonra duran işbirliği, bu kez gene Dilipak ile Şanar Yurdatapan arasında yoğunlaştı. Biri İslam, öteki ateist bu iki insan, 2001 yılı Ekim ayı başlarında  topluma bir çağrıda bulundular.

 

İşsizlik, fakirlik, sağlıktan, sağlıklı beslenmeden, çağdaş eğitimden, sosyal haklardan, insan hakları ve demokrasiden yoksunluk…

Bunca ortak derdimiz varken, bunları çözmek için birlikte çalışmak varken neden hala birbirimizle uğraşalım?

 

 

HAYDİ, KARŞITLAR YANYANA!

 

 

Çağrımız küçücük, çok basit ve herkesin -isterse- hemen uygulayabileceği bir şey: Siz de kendi karşıtınıza gidin. “Merhaba” deyin ve elinizi uzatın. Çekinmeyin, küçük düşmezsiniz. Uzatılan eli geri çevirmek, geleneğimizde yok. Selamınızı reddeden, bunun ayıbını insan içinde taşıyamaz uzun süre, altında ezilir, küçük düşen o olur.

 

Karşıtınızla uzlaşmak için ödün verin, siz ona uyun” filan demiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Hem onu da kendinize uydurmaya çalışmayın; bırakın olduğu gibi kalsın, öyle istiyorsa. Bu toprağı, suyu, havayı ve bu yaşamı farklılıklarımızla birlikte paylaşmak zorundayız.

 

Anlaşmazlıklarımız sürebilir, çelişkilerden korkmayalım. Onlar yaşamın ayrılmaz parçası. Ama birlikte oturduğumuz sokağın tam ortasından lağım akıyorsa, bu pislik çoluk çocuğumuza eşit olarak mikrop saçıyorsa, tabii ki konu komşu elele verip kurutacağız batağı, tabii ki “bu bizden yana, bu karşıt” diye ayırım yapmayacağız aramızda. Bu vatan hepimizin ve başka bir Türkiye yok. Savaş değil barış istiyoruz. Adalet istiyoruz, özgürlük istiyoruz, Hukuk devleti ve insan haklarına saygı istiyoruz..

 

Kederler paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır... Barış ve özgürlükler için “çaresiz” değilsiniz, “çare” sizsiniz!

 

 

Ama yalnız bir çağrıyla, yani aleme talkın vermekle kalmadılar, iğneyi önce kendilerine batırdılar. “Kırmızı ile Yeşil” ya da “Yeşil ile Kırmızı” adlı bir de ortak kitap yazdılar, bu ortak çizgi paralelinde “Yeşil – Kırmızı Söyleşiler” de vermeye başladılar, kent kent, semt semt. Derken seçim dönemi geldi. Bu ikiliyi bu kez de miting meydanlarında gördük. Parti farkı gözetmeksizin miting düzenleyicilerinden yalnızca iki dakikalığına mikrofonlarını ödünç istiyor ve şu mesajı veriyorlardı:

 

Sevgili seçmenler,

 

Biz iki farklı dünya görüşüne sahip iki “farklı” insan, karşınızda yanyanayız. Çünkü çatışma değil uzlaşma, savaş değil barış istiyoruz. Ben Şanar Yurdatapan ve ben Abdurrahman Dilipak, iki başka kişilik, iki “öteki”yiz. Ama birimize yapılan bir haksızlığı “öteki” de teninde ve ruhunda hissettiği için, işte karşınızda yanyana duruyoruz. Ve herkesi, sadece kendinin değil, “ötekinin” de hak ve özgürlükleri için, onunla birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

 

Bu topraklar üstünde, yanyana ve barış içinde yaşayabilmenin ilk şartı bu. Bunun adı İÇ BARIŞ ve ona şimdi HER ZAMANKİNDEN ÇOK ihtiyacımız var. Hangi görüşten olursak olalım, kime oy verirsek verelim, ondan şu sözü vermesini isteyelim:

 

Eğer seçilirsem, başta karşıtlarım olmak üzere, kimsenin düşünce, ifade ve vicdan özgürlüklerine dokunulmasına izin vermeyeceğim. Politik rakiplerimin ya da hiç hoşlanmadığım düşünce ya da inanç sahiplerinin bir özgürlüğü tehlikeye düşerse yanlarında yeralacak, onları koruyacak, hakları için onlarla birlikte mücadele edeceğim.

 

Bir de DIŞ BARIŞ var. Tehlike kapımıza geldi dayandı. Türkiye, istese de istemese de komşu Irak’a karşı bir savaşa sokulmak durumunda. Her savaştaki gibi, olan masumlara olacak. Bizim çocuklarımız ölecek veya öldürecek, başkalarının kasaları dolsun diye. Türkiye bu savaşa girmemeli, hiçbir şekilde katılmamalı, destek olmamalı. Hangi görüşten olursak olalım, kime oy verirsek verelim, ondan şu sözü vermesini isteyelim:

 

Eğer seçilirsem, Türkiye’nin Irak’a karşı yapılacak bir saldırıya doğrudan ya da dolaylı olarak katılmasına veya destek vermesine müsaade etmeyeceğim.

 

Bize söz versinler, Türkiye savaşa girmeyecek, ülkemiz savaş için kullandırılmayacak. Bize söz versinler, İÇ BARIŞ için, en başta karşıtlarının “ifade ve inanç özgürlüğü” için çalışacaklar!

 

İşte bu amaçlar için verelim vekaletimizi, yani oyumuzu, kime istersek ona.

 

Seçimler beklenmedik sonuçlar getirdi. Kendisi de bir “Düşünce Suçlusu” olan Tayyip Erdoğan’ın AK Partisi, çarpık bir seçim yasasının da cilvesiyle, büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Ama daha nefes alamadan savaş kapıya dayanmıştı bile. “Karşıtlar Yanyana” çağrısı daha yankı bulmaya ve örgütlenmeye zaman bulamadan kendini savaşa karşı direnme göreviyle karşı karşıya buldu ve kendi içinden “Seçmen Sizi Gözetliyor” girişimi doğdu.

Yalnız 5 yılda bir değil, günde 24 saat.

İş istemek, torpil istemek için değil, “Diyalog” için.

Yalnız “Hesap sormak” için değil, destek de olmak için.

Seçmen, yani “asil”, “vekilini” gözetliyor, gözetleyecek.

 

 

                               

SSG (SEÇMEN SİZİ GÖZETLİYOR)

 

Girişimciler, oluşturmak istedikleri yapıyı şöyle tanımlıyorlardı:

 

SSG yeni bir "girişim". Daha doğrusu, eylemin içinde oluşan bir girişim. Birinci tezkere öncesinde apar topar başlatılan "Milletvekillerinin cep telefonlarına toplu mesajlar yollama" eylemi umulanın çok üstünde etkili oldu. Bunu hem milletvekillerinin cep mesajlarına verdikleri tepkilerden, hem de Ankara'daki gazeteci arkadaşlardan aldığımız haberlerden biliyoruz. Ancak başka kanallardan gelen mesajların da bize maledilmesi, kendimizi geçici bir adla adlandırmamızı zorunlu hale getirdi.

 

SSG sadece bir "girişim". Ne bir derneğe dönüşmeyi amaçlıyor, ne bir vakfa. Ne başkanı, ne yönetimi var, ne de üye olmak söz konusu. Her eyleme, o eylemi olumlu bulan herkes katılabilir, o işe el atabilir. Ama yarın bir başka işi gerekli bulmayıp katılmayabilir. Katılanların diğer katılımcılarla başka konularda görüş birliğinde olması koşulu aranmıyor.

 

 

SSG nasıl örgütlenecek, neler yapacak?

 

Merkezi kampanyalar:

 

Telefon, mail, faks, SMS mesajları için katılım yöntemleri her kampanyada ayrı ayrı belirlenerek destekçimiz gazeteci ve köşe yazarları yardımcılığıyla kamuya duyurulacak. Katılmak isteyen bireyler, verilen adreslere telefon, faks ya da e-maillerle ulaşarak başlatılacak  o eyleme” katılacaklar.

 

 

Bağımsız Çalışma Gurupları:

 

Örgütlenmenin en önemli hedefi ise, özellikle il ve ilçe merkezlerinde gönüllü kişilerden oluşan -ve toplumun farklı kesimlerinin mutlaka içinde yeraldığı- çalışma gurupları oluşturulması. Bu guruplar, partilerin il ve ilçe örgütlerini ziyaret ederek, onlara olumlu ya da olumsuz tepkilerini belirtebilirler.

 

 (Örneğin bu ilk kampanyada AK Parti merkezlerine “Tezkereye HAYIR” ziyaretleri yaparak; o ilin milletvekillerine telefonlar açarak; kadınlar, milletvekili eş ve yakınlarını topluca ziyaret ederek; meslektaşları olan kişiler meslek örgütlerini harekete geçirerek tabanın sesini tavana yansıtmakta yardımcı oldular.)

 

 

 

 

 

 

SSG çalışmasının ana ilkeleri nelerdir?

 

Ana ilke, 5 yılda bir seçim sandığında oluşan ama hemen sonrasında 5 yıllığına uykuya yatan "seçmen-seçilmiş" bağlantısını "sürekli bir diyalog"a dönüştürmek. Yani amaç milletvekillerini sadece denetleyip tepki vermek değil, ilişkinin çok yönlü olması ve seçmenin milletvekilini sadece "İş ya da hizmet istemek" için değil, olumlu ya da olumsuz tepki vermek için araması, şu anda bir baskı unsuru olarak ortaya çıkan sivil toplum tepkisinin bir “diyalog”a dönüşmesi.

 

 

 

SSG’nin savunacağı ORTAK ÇİZGİ ne olabilir?

 

Evet, aşılması gereken en güç soru bu. Öyle ya, farklı dünya görüşlerine, farklı inanç ve bilinçlere sahip, farklı partilere destek vermiş seçmenler, hangi ilkelere göre, hangi ortak çizgiyi savunacak? Hangi tutumları benimseyip hangilerine karşı çıkacak da seçilmişleri uyaracak veya yanında yer alacak?  Bu tür çok yönlü çalışmaların en güç yanı, yerinde bir deyimle “Yumuşak Karnı”, işte burası. Biz bu konuyu iki boyutta aşmayı düşünüyoruz:

 

a. Genel Çerçeve:

 

Ana ilke, ayırımcılığın her türüne kesinlikle ve açıkça karşı olmak, “Dil, din, ırk, mezhep, cinsiyet, milliyet ve inanç farklılığı gözetmeksizin” tüm insanların eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğunu savunmak. Öncelikle de “Düşünce, ifade, vicdan ve örgütlenme” özgürlüklerine ayırımsız sahip çıkmak. Özellikle “beğenmediğimiz, karşı çıktığımız, yaşama geçmesini hiç istemediğimiz” görüş ve düşüncelerin özgürlüğüne saygı duymak, onların baskı altına alınmasına karşı, onların yanında yeralmak, korumak. -“Hakaret” ve “Şiddete teşvik” hariç-.

 

Bunun “Hukuk düzeyinde” tanımlamasını da şöyle netleştirebiliriz:

 

Şu ana kadar geliştirilmiş ve genel kabul görmüş uluslararası insan hakları anlaşmalarının (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve onu izleyen protokoller gibi) TBMM tarfından onaylanarak, Anayasa’nın 90. maddesi gereği İÇ HUKUK yani T.C. yasası haline gelmiş olanlarının oluşturduğu bütün.

 

Bunun yetersiz olduğunu, gerçek haklarımızın bu çerçevenin çok daha ötesinde olması gerektiğinin bilincindeyiz. Ancak böyle daha geniş bir çerçevede çalışmak, daha ayrıntılı bir görüş birliğini gerektirir. Bu çerçeveyi yetersiz bulanlar, bu girişim içinde “bu kadarı” için çalışırken “daha ötesi” için daha başka platformlarda, örneğin Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim’de çaba harcayabilirler.

 

b. Merkezi Olmayan, Gevşek Bir Yapı:

 

Öyle bir yapı ki; merkezi, yöneticisi, üyesi, karar veren-uygulayan ikilemi olmasın. Gücünü yalnızca katılanların bilinçli ve gönüllü katkısından alsın, bu katkıyı kaybederse yok olsun. Çalışmalara katılmak kadar ayrılmak da bireyin özgür kararına kalsın, bir çalışmayı beğenmeyen ona katılmasın ama bir sonrakini beğenirse gene katılabilsin. Ne darılma-gücenme, ne sitem, ne baskı. Ortak irade varsa eylem var, yoksa yok. Böyle bir çalışma olabilir mi? Her kafadan ayrı bir ses çıkarsa nasıl ses getirebiliriz? Diyebilirsiniz.

Neden olmasın? Aksi yöntemleri ısrarla uygulayan anlı-şanlı partiler vardı bir zamanlar. Hani, nerdeler şimdi?

 

 

SONUÇ

 

Bu çalışma ne yazık ki yürümedi. Savaş öncesi coşkuyla bir araya gelen insanlar, sonrasında durgunlaştılar. SSG çalışmasını kendi bölgelerinde yaygınlaştırmaya çalışanlar da düş kırıklığına uğradı. Baskın eğilim –özellikle AKP’ye umut bağlayanlarda- şöyle dile geliyordu: “Kendi oylarımızla iktidara getirdik, şimdi neden yıpratalım? Zaman tanıyalım, bu işleri de çözeceklerdir…”

                       

Ama Dilipak’la Yurdatapan’ın “Yeşil – Kırmızı” diyalogu bitmedi. 2003 yılında “Kırmızı-Yeşil Anılar” adlı bir kitap ve “Yeşil – Kırmızı Sesler ve Sözler” adlı bir müzik ve şiir kaseti yayınladılar. 2004 yılında ise, 24 konudaki farklı görüşlerini yanyana getirdikleri  ve 24 ünlü kişinin bu görüşleri yorumladığı “Ortak Payda” kitabını yayınladılar. Eylem birlikleri hala sürüyor.

 

RİMİZİN DERDİ - HEPİMİZİN DERDİ"

Bu yeni bir girişim değil, bir eylem biçimi. Hangi toplum kesimi ya da kurumu bir baskı ya da tehditle karşılaşırsa, farklı kesimlerin temsilcilerinden oluşan bir heyet hemen oraya koşuyor ve yalnız olmadıklarını, bu baskıyı kendilerine de yapılmış saydıklarını ilan ediyor, olayı kendi çevrelerinde de duyurarak kamuoyu yaratmaya çalışıyorlar.

 

25 Mart 2003 tarihinde başlıyan bu çalışma, 2004 yılı boyunca da sürdü. Zaman zaman zincirleme basın toplantıları düzenlendi, zaman zaman bir kurumun ya da “mimlenen” bir kişinin yanında duruldu.

 

2004 yılı boyunca katılım daha da genişledi. 2005’e girildiğinde, “Birimizin Derdi Hepimizin Derdi” çalışmasına katılan kişi ve kurumların listesi şöyleydi:

 

Çağrıcılar            : Abdurrahman Dilipak, Şanar Yurdatapan     

Katılımcılar             : İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi

  Mazlumder İstanbul Şubesi

  TGTV (Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı)

  MKM (Mezopotamya Kültür Merkezi)

  AGOS Gazetesi

  Türkiye PEN Merkezi

  Türkiye Yayıncılar Birliği

 

 

 

 

 

9 Ocak 2004 Cuma

Üniversite kapısı önünde

İDEOLOJİK HALAY ÇEKTİK!

 

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü tarafından şarkı türkü söylemek, halay çekmek, gitar çalmak, afiş asmak, basın duyurusu ile görüş belirtmek ve benzeri gerekçelerle haklarında soruşturma açılan, bu yüzden okula giriş yasağı konularak eğitim hakkı engellenen öğrencilere destek vermek amacıyla hep birlikte halay çektik.

 

Abdurrahman Dilipak (Gazeteci, Yazar),

Ahmet Mercan (MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı),

Hasan Mollaoğlu (Avukat, TGTV Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı),

Hrant Dink (Agos Gazetesi),

Kiraz Biçici (İHD İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı),

Şanar Yurdatapan (Müzisyen),

Zübeyir Perihan (MKM Mezopotamya Kültür Merkezi Başkanı).

 

 

 

   28 Şubat 2004 Cumartesi

                              AGOS’u ziyaret ettik

 

Sabiha Gökçen’in öksüz ve yetim bir Ermeni kızı olduğu haberi üzerine Ülkücüler tarafından kapısının önünde gösteri yapılarak alenen tehdit edilen Ermeni toplumunun gazetesi AGOS’a ve sorumlusu Hrant Dink’i yalnız bırakmadık. Şöyle dedik:

 

AGOS ve HRANT DİNK, en az hepimiz kadar İstanbulludur.

Doğduğu yeri en az bizim kadar seviyor ve terketmeyecek.

6 –7 Eylül acısı ve utancı unutulmadı, bir daha yaşanmayacak.

 

 

2 Nisan 2004 Cuma

Wernicke-Korsakoff’luların barındığı

YAŞAMEVİ’ni ziyaret ettik,

TAYAD Basın Toplantısına katılarak destek olduk.

 

Wernicke-Korsakoff sendromu tedavisi olmayan bir hastalık. Buna rağmen Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kuruluş olan Adli Tıp Kurumu, daha önce bu teşhisi koyduğu kişlere şimdi “hastalık bulgularının ortadan kalktığı” şeklinde raporlar vererek tekrar cezaevine yollanmalarına sebep oluyor. Wernicke-Korsakoff’lular ise, tek başına yaşamaları olanaksız olduğundan ancak birbirlerine dayanarak yaşamaya uğraşıyor. Yaşamevinde onların bu zor mücadelesine tanık oluyoruz.

 

Ölüm oruçlarında kaybedilen canların sayısı, Tekirdağ “F Tipi” cezaevindeki Ümit Günger’in de katılımıyla 110’a yükseldi. Tutuklu ve hükümlü yakınları, giderek ağırlaşan hapishane koşullarını giderek duyarsızlaşan kamuoyuna duyurabilmek için bizi basın toplantılarına çağırırken polislerin merkezlerini bastığı haberi geldi. Olan biten olayları yaşayanların ağzından dinledik.

 

 

 

10 Haziran 2004 Perşembe

       NATO Toplantısı öncesi "Güvenlik Önlemleri”  gerekçesiyle yapılan baskılar

 

İstanbul 2 no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, 28-29 Haziran 2004 tarihlerinde yapılacak "NATO Zirvesi" güvenliğini gerekçe göstererek verdiği karara dayanarak İstanbul'un değişik ilçelerinde bulunan çok sayıda gazete, dergi, dernek ve kültür merkezi binası polislerce basılarak arandı, bu kurumlara ait arşivlere el konuldu, içeride bulunan muhabir, çalışan ve misafirler dövülerek, tartaklanarak gözaltına alındı.

 

Bu gibi baskıların, ülkemiz daha fazla utanca mahkum etmekten başka hiçbir şeye yaramayacağını birlikte dile getirmek için, baskıya uğrayan Dicle Haber Merkezi; Genç Bakış Dergisi; Gençlik Gelecektir Dergisi; İstanbul Gençlik Derneği; Okmeydanı Halkevi; Okmeydanı Kültür Merkezi; Ovacıklılar Derneği; Özgür Halk Dergisi; Sosyal Ekolojik Dönüşüm Dergisi temsilcileriyle, hepsini temsilen Dicle Haber Merkezinde bir araya geldik.

 

 

 

27 Eylül 2004 Pazartesi

“Birimizin Sevinci Hepimizin Sevinci”

 

Hep kötü günlerde mi bir arada olacağız?

Bir kez de iyi günümüzü kutladık.

Bunca acıdan, bunca baskıdan sonra, bunca inkardan sonra ve bunca insanın özgürlüğü, hatta yaşamı pahasına da olsa, kısıtlı da olsa, en sonunda KÜRTÇE dilinin özgürlüğüne bir adım daha.

İstanbul’da da Kürtçe dili öğreten ilk kurs Kürt Enstitüsü bünyesinde resmen açıldı.

Hemen ertesi gün topluca giderek ziyaret ettik, kutladık. Ayrıca bu özel günde, yurdumuzda konuşulan farklı diller de yanyana geldi. İnsanlar birbirine Türkçe, Kürtçe, Rumca, Ermenice, İbranice, Lazca, Arapça, Süryanice…-herkes kendi dilinde-  “Senin derdin benim derdim” dediler. Türkiyenin bölünmediği hayretle görüldü.

 

 

 

 

 

 

 

Toplumsal bir "ORTAK PAYDA"ya doğru

Sivil Önermeler

Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim'in 2003 yılında sürdürdüğü bir "mevzuat taraması" sonucunda, düşünce ve ifade özgürlüğünü şu ya da bu şekilde kısıtlayan, engelleyen yasa maddelerini, bakanlar kurulu kararlarını ve genelgeleri bir araya getiren 2148 sayfalık bir kitap hazırlanmış ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na törenle teslim edilmişti. Özetle şunu demiştik yönetenlere:


"7 pakette 90'dan fazla yasa maddesindeki düzenlemeler her ne kadar birçok olumluluk içeriyorsa da, yasaklamalar T.C. mevzuatını öylesine kanser gibi sarmış ve en ufak hücrelerine kadar işlemiş ki yapılanlar devede kulak kalıyor. Buyrun, işte bunların tümünü düzeltmek gerek!".

 


Sonra bir adım daha atarak "Sivil toplum işte bunları istiyor" diyebileceğimiz bir çalışmaya başladık. Bu ise hiç kolay bir iş değil, kuşkusuz. 67 milyonluk Türkiye ufak bir İsviçre kantonu değil ki bir meydanda toplanıp ne istediğimizi belirleyiverelim. Katılımınızı önerdiğimiz ve beklediğimiz bu "Ön çalışma", çabucak bir sonuç almayı değil, ama bu yönde sivil girişimleri cesaretlendirmeyi, onların geliştirecekleri daha geniş çalışmaların yolunu açmayı hedefliyor. Seçmen olarak 5 yılda bir oy vermekle yetinmeyerek seçtiklerimiz -ya da seçmediklerimiz-le sürekli diyalog içinde olmak, istediklerimizi ve istemediklerimizi aynı açıklıkla dile getirmek gerektiğine inanıyoruz.



ÇALIŞMA PROGRAMI

Amaç:

Sivil toplum kesimlerinin demokratikleşme ve sivilleşme yönündeki görüş ve istemlerini belirleyerek yönetimle onu seçenler arasında bu doğrultuda sürekli bir diyalog geliştirmek.


Araç:

Sivil toplum tarafından seslendirecek görüş ve istemleri ana hatlarıyla bir araya getiren bir belge oluşturmak, buna dayanarak somut adımlar atmak. Bu belgeyi sürekli –hiç değilse her yıl- güncellemek.

 

Yöntem:

Sivil toplum örgütlerinin ve etkin bireylerin biraraya gelip, demokratikleşme ve sivilleşme önünde sorun olarak gördükleri konuları tartışacağı ve ortak görüşlerin saptanacağı bir dizi bölgesel toplantı yapmak, aynı zamanda bunları bir web sitesinde tartışmaya açmak. Sonra da sonuçların bir çalışma gurubu tarafından bilimsel yöntemlerle değerlendirilmesi ve bölgesel toplantılardan seçilecek temsilcilerle birlikte sonuç belgenin oluşturulması


Yapı:
(Pratikte ufak tefek değişikliklerle de olsa gerçekleşti)

a. Daha önce benzer çalışmalar içinde bulunan kişilerden bir “genel koordinatör” ve dar bir “çekirdek sekreterlik”,

b. Çekirdek sekreterlik ile bu konularda deneyimli kişilerden oluşan bir "Çalışma Gurubu" tarafından Türkiye'de demokratikleşme konusundaki temel tartışma alanlarının listesinin çıkarılması,

c. Listesi yapılan bu konuların bir web sitesinde tartışmaya açılması,

d. Bölgesel toplantıların düzenli şekilde yürümesini sağlayacak "Arama toplantıları" uzmanı bir kolaylaştırıcı