10 YILIN ÖZETİ
Ocak
1995’te Yaşar Kemal’in “Der Spiegel” dergisinde yayınlanan bir yazısı nedeniyle
DGM’ye çağrılmasına tepki olarak başlayan imza kampanyası, bir “Sivil
İtaatsizlik” eylemine dönüşmüş, 1080 aydın, “Düşünceye Özgürlük” adlı kitapta
toplanan ve yazarlarını mahkemelerde ve hapislerde süründüren 10 makaleyi
tekrar yayınlayarak TCK 162. maddesine göre “YENİ BİR SUÇ!?” işlemişlerdi.
Kendilerini
DGM savcılığına ihbar ederek açtırdıkları davanın “kimlik tespiti ve ilk sorgu”
dönemi bile 2,5 yıl sürdü. Sonunda, Mesut Yılmaz hükümetinin “Işık Yurtçu”
skandalından kurtulmak için yaptığı basit bir yasal makyaj “sorumlu yazı işleri
müdürleri” için yapıldığı halde her nasılsa “yayıncı”lara da uygulandı ve dava 3
yıl için askıya alındı!?
Bunun
üzerine direniş taktik değiştirdi: “Bir tek büyük, sansasyonel ve çok sanıklı”
dava yerine, küçük grupçuklar halinde (1-5 sanıklı) ama çok sayıda dava
açtırmak ve çabuk çabuk sonuçlandırmak!
Önce
her hafta, sonra -yasal takip yükü çoğalınca- ayda bir olmak üzere küçük
kitapçıklar yayınlayarak “Düşünce Suçluları”nın suç!?larına ortak olundu
ve şimdiye kadar -hiç ayırım
yapmaksızın- her görüşte düşünce suçlularına destek verildi.
Bir
nokta, hayli kafa karıştırıyordu:
Gerek
yazıları yeniden yayınlanarak suç(!?) larına katılınan, gerekse 43 kitapçığa
yayıncı olmayı kabul eden toplam 1278 kişi içinde her tür düşüncede ve kimlikte
insanlar yan yanaydı. Kürtler hakkındaki düşüncelerinden dolayı suçlananlar da
vardı, bu konuya sıcak yaklaşmayan Atatürkçüler de. Dini kesimden insanlar da
vardı, ateistler de. Şarkı da vardı, karikatür de. Bu nasıl bir çorbaydı böyle?
Bu
sorunun yanıtı, ilk hareketin başladığı imza kampanyasından bu yana hiç
değiştirilmeyen imza metninde yatıyor. Daha doğrusu, Fransız devriminin
öncülerinden Voltaire’in 250 yıl önce söylediklerinde:
“Görüşlerinizin
hiçbirine katılmıyorum. Ama bunları açıklayabilme özgürlüğünüz için sonuna
kadar yanınızda olacağım.”
SONRA NELER OLDU?
• 46
kitapçıkta toplam 1278 kişi yayıncı oldu ve kendini ihbar etti. (D.Ö.32
kitlesel katılımlıydı, öğretmen İlknur Birol’un suç(!?)una 1117 öğretmen
katıldı)
• 9 kitapçık hakkında takipsizlik kararı
verildi, 6 tanesi hakkında dava açıldı. İkisi mahkumiyetle sonuçlandı ve biri
de Yargıtayca onaylanarak kesinleşti.
Diğer
kitapçıklar hakkında tahkikatlar sürerken 28 Eylül 1999’da çıkarılan 4454
sayılı yasayla cezalar da, davalar da, soruşturmalar da 3 yıl için ertelendi!
Buyrun başlangıç noktasına.
AMMAAA...
Ama
D.Ö. 38 (Osman Murat Ülke’nin bildirisi’nin ikinci kuşak yeniden yayını,
Nasrettin Hoca’nın deyimiyle “Tavşanını suyunun suyu”) davası, kitapçık 23
Nisan 1999 tarihinden sonra yayınlandığı
için “Erteleme Yasası” kapsamına girmedi. Yayıncı olarak Şanar
Yurdatapan ve gazeteci Nevzat Onaran, Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından
2’şer ay hapse mahkum edildiler. Karar Askeri Yargıtay’ca onaylandı. 2000 yılı
sonlarında ikisi de yatıp çıktılar.
Böylece
Türkiye’deki yargı yolu tükendiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava
açma hakkımız doğdu ve açtık. Hatırlarsanız, AİHM bir kararında, DGM’lerdeki üç
yargıçtan biri asker kökenli olduğu için “Adil Yargı” hakkının çiğnendiğini
açıklamış; bu yüzden, Abdullah Öcalan yargılanırken apar topar bir Anayasa
değişikliği yapılarak askeri yargıç yerini sivil yargıca terk etmek zorunda
kalmıştı. Askeri mahkemelerde ise yargıçların hepsi asker, hatta bir yargıç
hukukçu bile değil, kıta subayı!..
Bu
dava, Türkiye’de yargıdaki iki başlılığın “sonunun başlangıcı” olacak gibi
görünüyor.
BU ŞARKI BÖYLE BİTMEZ...
Erteleme
yasası, “aynı suçu 3 yıl süreyle bir daha işlememek” kaydını taşıyordu.
Yasalarda gereken değişiklikleri yapmak yerine zevahiri kurtarmak yolunun
seçilmesine tepki gösteren ve bu işi “Tozları halının altına süpürmek” olarak
nitelendiren girişimciler, daha 7 ay dolmadan aynı yazıları bir daha ve topluca
yayınladılar. “Düşünceye Özgürlük – 2000” adını taşıyan ve geçen yılların öyküsünü
de taşıyan kitap, 17 Nisan 2000 günü, Yılmaz Erdoğan’ın ev sahipliğini yaptığı
bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Yayıncılar bu toplantının sonunda topluca
DGM’ye giderek savcıya kendilerini ihbar ettiler.
Kitap
yasaklandı, 15 sanık hakkında (Cengiz Bektaş, Yılmaz Ensaroğlu, Siyami Erdem,
Vahdettin Karabay, Ömer Madra, Etyen Mahcupyan, Lale Mansur, Atilla Maraş,
Prof. Ali Nesin, Zuhal Olcay, Hüsnü Öndül, Yavuz Önen, Erdal Öz, Salim Uslu,
Şanar Yurdatapan) dört ayrı mahkemede açılan dört ayrı davadan DGM’dekinde
beraat kararı çıktı. Ama kararı hem savcı, hem biz temyiz ettik. Yargıtay
bozdu, yargılama tekrar başladı. Ama bu kez de 7 paket halinde yapılan yasa
değişiklikleri DGM’ninm imdadına yetişti. Dava aklanma ile sonuçlandı. Üsküdar
Asliye Ceza, Üsküdar Ağır Ceza ve Ankara Genelkurmay Askeri Mahkemesindeki
davalar daha once beraatle sonuçlanmıştı.
İçlerinde
en gülüncü, Askeri Mahkemenin beraat kararıydı. Çünkü bu mahkeme, gene bu iki
yazı yüzünden (D.Ö. 16 ve D.Ö. 38 kitapçıklarının yayıncısı olarak) beni iki
kez mahkum etmiş, bunlardan ilki erteleme yasası kapsamına girmiş, öteki ise
kesinleşmiş ve verilen ceza infaz edilmişti. Bu kez aynı yazıyı başka 14 ünlü
kişiyle birlikte yayınladığımızda, onlara ikişer ay, bana da en az iki katı
ceza vermeleri gerekirdi, yasa böyle diyordu. Üstelik duruşma boyunca tüm
sanıklar ifade vermeyi, hatta savunma yapmayı reddetmiş, böyle bir mahkemede
“Adil Yargı” hakkının çiğnendiğini tekrarlamışlardı. Mahkemede oldukça komik
sahneler de yaşanmıştı. Üstüste iki celse izleyiciler giriş kapısında
engellenince mahkeme başkanı Albay bile isyan etmiş, Anayasa ihlali olan bu
durumu zabıtlara geçirmiş ve bu engellemeyi komutanına şikayet etmişti. Ama son
celseye gelen sanıklar, başkan dahil tüm heyetin değiştiğini gördüler. Üstelik
salon nereden geldiği belli olmayan insnalarca doldurulmuş, uluslararası
gözlemcilerin de aralarında olduğu gerçek izleyicilere yer kalmamıştı!..
Sanıklar gene savunma yapmayı reddettiler. Ama karar önceden ve başka bir yerde
verilmişti: “Ben bu işi beraatle kapatmaya karar verdim. Sen savunma yapsan da
verdim, yapmasan da. verdim”.
DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK: HERKES İÇİN
Düşünceyi
ve düşüneni öğütmek için hazırlanan çarklar bir kez çalışmaya başladı mı, “Dur”
emrini falan dinlemez. Aynen acemi büyücü çırağının masalındaki gibi. Hani
acemi çırak, suların, sabunların, paspas ve süpürgelerin kendiliğinden harekete
geçerek efendisi büyücünün şatosunu temizlemesini sağlayan sihirli sözü
öğrenip, efendi evde yokken sistemi harekete geçirmiş, ama frene basmayı
bilmeden. Tabii her yanı su basmış,
süpürgeler ve paspaslar etrafı kırıp dökmüş ya, bu DGMler de aynen öyle.
Harekete geçiren bir kez geçirmiş de, durduracak sihirli sözü unutmuş galiba.
“Görüşlerinizin
hiçbirine katılmıyorum. Ama bunları açıklayabilme özgürlüğünüz için sonuna
kadar yanınızda olacağım.”
Refah
Partisinin yasaklı Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan da, ikitidardayken
dokunmadığı yılan tarafından sokuldu, Türk Ceza Yasasının 312. maddesinin
hışmına uğradı. Hem de işin en komik yanı “Şeriatçılık” değil, “Kürtçülük”
suçlamasıyla...
Sivil
itaatsizlik artık çok daha geniş çevrelere yayılıyordu. Erbakan’la aynı tehdit
altında olan iki parti lideri daha vardı. Üç parti liderinin ve hapistekileri
temsilen iki ünlü düşünce suçlusunun, Prof. Necmettin Erbakan, Hasan Celal
Güzel, Murat Bozlak, Akın Birdal ve Eşber Yağmurdereli’nin cezalandırılmalarına
neden olan sözlerini taşıyan “Düşünceye Özgürlük : Herkes İçin” adlı bir kitap,
iki aylık bir imza kampanyası sonunda 77.663 kişi tarafından yayınlandı.
Kitabın 550 nüshası, tanınmış kişilerin oluşturduğu bir heyet tarafından
TBMM’ne teslim edildi. Yayıncılar gruplar halinde DGM savcılığına giderek ifade
verdiler. Dava 2001 Ekiminde başladı. (2003’de o da yasa değişiklikleri
gerekçesiyle aklanma ile sonuçlandı.)
DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK 2001
Bütün
cilalı sözlere ve “Düşünce artık özgür” kabilinden cafcaflı gazete manşetlerine
rağman 2001 yılında da başta DGM’ler olmak üzere mahkemeler istenmeyen
düşüncelere bilet kesmeye, düşünce suçluları gene hapisaneleri doldurmaya devam
ediyordu. Her kesimden insan girdi içeri. Bir yanda “17 Ağustos depremi doğa
olayı değil, Allahın verdiği bir cezadır” diyen Yeni Asya gazetesi sahibi
Mehmet Kutlular, öte yanda sol görüşleriyle bilinen Dr. Fikret Başkaya, HADEP
Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Turan Demir mapusane türküleri repertuarlarını
genişlettiler. Emine Şenlikoğlu, Neşe Düzel, Ahmet Altan, Ali Bayramoğlu, Gülay
Göktürk, Fehmi Koru, Yılmaz Çamlıbel, Can Dündar, Eren Keskin, İlyas Salman,
Sabiha Ünlü ve daha niceleri düşüncelerinden ötürü yargılandılar. Kimi ceza
aldı, kimininki ertelendi, kimi aklandı. Ama her seferinde karalanan “Hukuk”
oldu.
Dönemin
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, olağanüstü yorumlarıyla hukuğun karalanması
yarışını önde götüren devlet büyüklerimizden biri oldu. Ona göre “F Tipi
izolasyona” karşı çıkmak ya da “Kürtçe ,yardımcı ders olarak kabul edilsin”
demek, Terörle Mücadele Yasasının 8/1 veya Ceza Kanununun 312. maddesinden
-yani terör propagandası- olarak değil, doğrudan Ceza Kanununun 169.
maddesinden –terör örgütüne yardım, yataklık- yargılanmalıydı. Mantık gerçekten
muhteşemdi: “F Tiplerine kim karşı? Terörist örgütler. Bu sisteme karşı çıkan
kimin ekmeğine yağ sürüyor? Terörist örgütlerin. O halde işte YARDIM fiili.” Ya
da “Sivil İtaatsizlik yapılsın” kararı PKK’nın bilmemkaçıncı sözde kongresinde
alınmış bir karar. O halde her kim aynı görüşü savunuyorsa bu bal gibi
YARDIM-YATAKLIKtır.
Lütfen
gülmeyin. “Dilekçe vermek” gibi bir Anayasal hakkı kullanan öğrenciler ve
veliler her tarafta yargılandılar bu yüzden. Bir çoğu aylarca tutuklu kaldı.
Anadilde eğitimin bir hak olduğunu söyledikleri için Eğitim- Sen yöneticileri
yargılandı. Ölüm orucu mağdurlarına sağlık hizmeti vermeye çalıştıkları için
Tabib Odaları, İnsan Hakları Vakfı yöneticileri yargılandı, İnsan Hakları
Derneği ve MAZLUM-DER yargılandı. “Hücre” adlı kitap yargılandı, hüküm de
giydi. Yazarı Nevin Berktaş 13 yıldır zaten içerdeydi, iki yıl daha uzadı
zorunlu misafirliği.
2001
yılında, ünlü dilbilimci ve ABD dış politikalarının en amansız muhalifi Prof.
Noam Chomsky de DGM’nin oltasına takıldı. (Ya da tam tersi) ARAM Yayıncılık tarafından “Amerikan
Müdahaleciliği” adıyla yayınlanan kitap hakkında dava açıldı. Savcı –Chomsky’nin
adını önceden duymuş muydu bilmiyorum- elin gavurunu Türkiye’ye getirip
yargılayamayacağını bildiğinden, davayı yalnız yayıncı Fatih Taş hakkında
açmıştı. (Oysa Basın Kanununun 16. maddesine göre YAZAR ve YAYINCI ilk derecede
sorumludurlar). Chomsky bu durumu ve 7 yıldır sürdürülen sivil itaatsizliği
öğrenince Türkiye’ye gelmeyi kabul etti. Üstelik daha geldiği gün DGM’ye
dilekçe vererek yazısının sorumluluğunu kabul ettiğini, yargılanmak istediğini
belirtti. Ertesi gün, hayatımızda gördüğümüz en hızlı duruşmalardan birini
izledik. (Bir önceki rekor, İsveç’te yaşayan Kürt yazar Mehmed Uzun’a aitti.
Henüz birkaç ay önce DGM’de görülen davaya bütün İskandinavya’dan gözlemciler
yağmış ve dava tek celsede beraatle bitmişti.) O gün ise Chomsky sanık kafesine
alınmadığı gibi, Fatih Taş da aklanıverdi. (Ama Chomsky gidince başka
davalarından ceza yemekten kurtulamadı, o da başka!)
Hınzır
Chomsky bununla da yetinmedi. Hazır DGM’ye kadar gelmişken, kendisiyle aynı
durumda olan Prof. Mehmet Bekaroğlu, gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak ve İHD İstanbul Şube Başkanı Avukat Eren
Keskin ile birlikte savcıyı ziyaret etti, yayıncılarından biri olduğu
“Düşünceye Özgürlük- 2001” kitabı ile ilgili olarak kendini ihbar etti, hakkında
TCY 162. maddesi uyarınca dava açılmasını istedi. İfade de vermek istedi ama
savcı almadı. (Çünkü canı isteyince Prof. Chomsky’ye ulaşır ya, acelesi ne,
neden kendini gersin?) Hatta suç duyurusu dilekçesini bile almamak istedi ama
Chomsky dahil tüm muhbir vatandaşlar bunun yasal bir zorunluluk olduğunda
direnince çaresiz kaldı ve aldı suç duyurusunu.
Olay
unutulunca ise göz göre göre “seçmece” yaptı ve “takipsizlik” kararı verdi.
Böylece, bu kitabın yayıncısı olarak kendini ihbar dilekçesi veren altı kişiden
dördü hakkında hiçbir işlem yapılmazken, ikisi hakkında dava açıldı. Şanar
Yurdatapan ve Feridun Çamlıbel. Yurdatapan “162. madde dururken beni beraat
ettiremezsiniz, bu madde sizin de elinizi kolunuzu bağlıyor” diye yırtındıysa
da sesi kürsüde oturanlara ulaşamadı. Zorla akladılar. Çamlıbel ise Avrupa’ya
gidip geri dönmediğinden hakkında verilen “gıyabi tutuklama” kararı hudut
kapılarında kalakaldı. Yıllar sonra Türkiye’ye girmek isterse kendini once
gözaltında, sonra da tutukevinde bulacak ve durumu belgeleyinceye kadar akla
karayı seçecek.
Dönelim
D.Ö.2001 kitabına. Bu kitapta şu kişilerin suçlu(!?) yazıları yeralıyordu:
Celal
Başlangıç, Prof. Noam Chomsky, Abdurrrahman Dilipak, Emine Şenlikoğlu, Eren
Keskin, Fehmi Koru, Dr. Fikret Başkaya, Mehmet Kutlular, Yılmaz Çamlıbel, Nevin
Berktaş ve “Kürtçe seçmeli ders olsun” diye dilekçe veren gençler.
Bu
kitabın bir farklılığı, yayıncıların da aynı kişiler olması (Destek için
katılan Prof. Mehmet Bekaroğlu ve Şanar Yurdatapan hariç.) ve bu hareketin iki
anlamı var. Birincisi, aynı kişiler aynı işi bir daha tekrarlayarak devlete
şöyle diyorlar: “Biz, böyle bir SUÇ kabul etmiyoruz. İşte bir daha
tekrarlıyoruz. Yapın ne yapacaksanız”. Aynı zamanda başka bir konuda da örnek
oluyorlar. Her biri, kendi düşüncesinin tam tersi görüşlerin de yayıncısı oluyor
ve onun suçuna(!?) da katılmış oluyor böylece. Voltaire’den 250 yıl sonra da
olsa, toplumumuzun alına sürülen lekeyi, karşıtlarımızla el ele silmek güzel
bir şey.
Ve D.Ö. 2002, 2003
Aynı yöntem, 21 adet suçlu
yazının yeraldığı Düşünceye Özgürlük 2002’de de uygulandı. Kitapta şu yazılar
yeralıyordu:
PONTOS KÜLTÜRÜ..... Yazarı: Ömer Şükrü Asan, yayıncı:
Belge (Ayşenur Zarakolu idi, davası düştü)
LAZONA (Laz kültürü üstüne)..... Yazarı: Selma Koçiva,
yayıncı: AKYÜZ Yayıncılık
NERUDA ve TAVIR DERGİSİ: Aralarında Pablo Neruda'nın bir
şiiri de bulunan 6 yazı nedeniyle (Sorumlular: Muharrem Cengiz, Ahu Zeynep
Görgün)
KÜRTLERİN BARIŞ YÜRÜYÜŞÜ ..... Yazarı: Melih Bekdemir
BATININ YENİ DOĞU SEFERİ ..... Yazarı: Hayri Argav,
yayıncı: Ahmet Önal (PERİ yayınları)
NUH METE YÜKSEL'İN CASUSLUK(!?) DAVASI ..... Konrad
Adenauer, Heinrich Böll, Friedrich Ebert, Friedrich Neumann Vakıfları, Orient
Enstitüsü ve BERGAMA KÖYLÜLERİ: Oktay Konyar, Birsen Lemke, Av.Senih Özay, İst.
Barosu eski Bşk. Yücel Sayman
YAZIN DERGİSİ Yazarlar: Doğan Özgüden, Emin Karaca,
Sorumlu Yazı İşleri Md.: Mehmet Emin Sert
ZORUNLU GÖÇ ARAŞTIRMA RAPORU GÖÇ-DER yöneticileri
ANADOLU'NUN SESİ RADYOSU. F-Tipleri hakkında yayın
yaptığı için. Sorumlusu: Seyfullah Karakurt
SON SÜRGÜN (YAKILAN KİTAP). Yayıncı: Ömer Faruk
Farsakoğlu (AYRINTI yayınları)
İHD hakkında açılan çok sayıda davayı temsilen İstanbul
Şb. Bşk. Kiraz Biçici'nin ceza alan duyurusu
MAZLUM-DER Urfa Şb. Bşk. Şehmus Gülen (İHD’nin
düzenlediği toplantıda yaptığı konuşma nedeniyle)
KADIN ARGOSU Metis yayınları sahibi Semih Sökmen
İSKENDERUN DAVALARI Bir paneldeki konuşmalar nedeniyle 8
örgüt ve Tomris Özden/Emine Duman hakkında
GURUP YORUM ve KALAN MÜZİK için. FEDA adlı albüm
nedeniyle. Sanıklar: Gurup Yorum ve yapımcı Hasan Saltık
MİLLİ GAZETE’de yayınlanan Mehmet Şevket Eygi’nin
“Başörtü Düşmanlığı” adlı yazısı. Y. İşl. Md.: Selami Çalışkan
RADİKAL’deki “DİLEKÇE VERME, ÇETE KUR” başlıklı yazı için
Adnan Keskin, Sorumlu Md. Hasan Çakkalkurt
YÖN FM’de yayınlanan HAFTANIN GÜNDEMİ adlı program Mehmet
Metiner (Konuşmacı), Y.Mansur Kılınç (Programcı ve radyo sorumlu md)
BUNCA BİLGİDEN SONRA NE BAĞIŞLAMASI? Yazarı: Jonathan
Randal, yayıncı Abdullah Keskin (AVESTA)
Ve gazeteci-yazar ABDURRAHMAN DİLİPAK, izleyicileri
fişleyen kameramanı uyardığı için “polise hakaret” suçlamasıyla!..
D.Ö. 2003’te adları aşağıdaki
alfabetik listede yeralan kişiler, aynı şekilde birbirlerinin suç(!?)larına
katılarak “müteselsil suçlu” oldular:
1- Abdurrahman
DİLİPAK (Gazeteci, yazar)
2- Abdülmelik
Fırat (HAK – PAR Gen. Bşk.)
3- Ahmet GÜRBÜZ (VUSLAT
Dergisi Yazıişleri Müdürü)
4- Ali ÖNCÜ (Diyarbakır Demokrasi Platformu
Sözcüsü)
5- Alp AYAN (Doktor, TİHV İzmir Temsilciliği
Çalışanı)
6- Aşkın
AYRANCIOĞLU (Karikatürist)
7- Bülent KAYA
(BES Sendikası Genel Başkanı)
8- Eren
KESKİN (Avukat)
9- Emir Ali
ŞİMŞEK (Eğitim – Sen
Genel Sekreteri)
10- Faik IŞIK (Avukat)
11- Fikret BAŞKAYA (Akademisyen)
11- Güngör ALP (DEHAP Kars İl Başkanı)
12- Nejdet ATALAY (Makine Mühendileri Odası Şube
Başkanı)
13- Pınar SELEK (Sosyolog)
14- Ragıp ZARAKOLU (Gazeteci, yayıncı, yazar)
15- Selahattin DEMİRTAŞ (İHD Diyarbakır Şube Başkanı)
16- Seyit SAATÇİ
(Karikatürist)
17- Şanar YURDATAPAN
(Müzisyen)
Kitap için dava açılmadı ve bildiğiniz ritüel bir daha
tekrarlandı.
2002 yılı, başörtüsü nedeniyle
öğrencilerin okul kapılarında karda kışta bekleştikleri, zaman zaman polis
müdahaleleriyle tartaklandıkları, avukatların, sağlık görevlilerinin vicdani
inançları yüzünden işlerinden oldukları bir yıldı, yapılacak çok iş vardı.
ÖDÜLLER
Girişimimiz 2002 yılında iki
önemli uluslararası kurum tarafından ödüllendirildi. Merkezi Londra’da bulunan
ve “Sansür” ile mücadele eden en ciddi yayınlardan biri olan INDEX ON
CENSORSHIP’in “Best Circumvention on Censorship” (sansürün tekerine en iyi
çomak sokma şeklinde çevrilebilir) ödülüne layık görüldük. Öteki ödüller,
Rus ordusunun Çeçenistan’daki insan hakları ihlallerini yazdığı için başı
belaya giren Rus gazeteci Anna Politovskaya’ya (Cesur habercilik ödülü) ve Çin
resmi haber ajansında çalışan ve devlet içindeki bazı yolsuzlukları ortaya
çıkardığı için 9 yıl hapse mahkum edilen Jiang Weiping’e verildi (En iyi ihbarcı ödülü). Dördüncü bir ödül daha
vardı, “Sansüre en iyi hizmet” ödülü. Onu gerçekten hakeden birine gitti:
İtalya medya tekelcisi ve başbakanı Berlusconi’ye.
Diğer ödül ise, merkezi New
York’ta bulunan Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme) örgütünün her yıl üç
kişiye verdiği Global Human Rights Defender (Küresel İnsan Hakları Savunucusu)
ödülü idi. Hindistan’da HIV/AIDS’e karşı yürüttüğü başarılı mücadele için Meena
Seshu ve devrik Çad diktatörü Hissen Habre’yi uluslararası yargıya götürmeyi
başaran bir işkence kurbanı, Souleymane Guengueng ile birlikte Türkiye’deki
“Düşünce Suçu’na Karşı Girişim” yani katılımcı sayısı 80.000 kişiyi aşan “sivil
itaatsizlik”, uluslararası alanda bir
daha ödüllendirilmiş oldu.
Davetimizi kabul eden diğer iki
“Monitor” ve HRW genel sekreteri Ken Roth ile üst düzey yöneticileri Ekim
2003’te İstanbul’a geldiler. Onlara
Uluslararası PEN (Yazarlar Birliği) uluslararası sekreteri Terry Carlbom ve
“Hapisteki Yazarlar Komitesi” sekreteri Sara Whyatt da katıldı. İki konuk da
Güney Afrika’dan geldi. Politik şarkıları yüzünden ırkçı rejim tarafından
hayatı karartılan bir şarkıcı, Roger Lucey ile onun hayatını karartmakla
görevlendirilip sonra yaptıklarına pişman olan polis Paul Erasmus, medyanın
büyük ilgisini çektiler. “Düşünce Özgürlüğü için 3. İstanbul Buluşması”, Bilgi
Üniversitesinde düzenlenen 4 oturumlu “Son yasal değişiklikler ve yeni Ceza
Yasası”nın tartışıldığı bilimsel sempozyumun da içinde olduğu bir dizi
etkinlikle üç gün sürdü.
Kapanış toplantısına verdiği mesajda İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, bu toplantının her yıl
tekrarlanması dileğini belirtti ve Belediyenin ev sahipliği yapacağını vaad
etti. Ama yerel seçimlerde aday olamayınca bu sözü tutmak yeni Belediye Başkanı
Kadir Topbaş’a düştü. Dördüncü Buluşma, 19-22 Kasım 2005 tarihleri arasında,
Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliği, sivil toplum kuruluşlarının katılımı ve
yerel belediyelerin desteğiyle yapılacak. Hedef “İstanbul: Düşünce Özgürlüğü Şehri”
sözünü kuru bir dilek olmaktan çıkarıp yaşama geçirebilmek.
GİRİŞİM İÇİNDE GİRİŞİM
“Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim”in ayırımsız
çizgisi kısa sürede etkisini gösterdi. Düne kadar birbirine düşmanlıkla
şartlanmış farklı toplum kesimlerinin temsilcileri, en azından “birbirlerinin
ifade özgürlüklerini” savunmakta yanyana gelmeye başladılar. Adbdurrahman
Dilipak ile Prof. Toktamış Ateş arasında 1995’te başlayan ama bir süre sonra
duran işbirliği, bu kez gene Dilipak ile Şanar Yurdatapan arasında yoğunlaştı.
Biri İslam, öteki ateist bu iki insan, 2001 yılı Ekim ayı başlarında topluma bir çağrıda bulundular.
İşsizlik, fakirlik, sağlıktan, sağlıklı
beslenmeden, çağdaş eğitimden, sosyal haklardan, insan hakları ve demokrasiden
yoksunluk…
Bunca ortak derdimiz varken, bunları çözmek için
birlikte çalışmak varken neden hala birbirimizle uğraşalım?
HAYDİ, KARŞITLAR YANYANA!
Çağrımız küçücük, çok basit ve herkesin -isterse- hemen uygulayabileceği bir şey: Siz de kendi karşıtınıza gidin. “Merhaba” deyin ve elinizi uzatın. Çekinmeyin, küçük düşmezsiniz. Uzatılan eli geri çevirmek, geleneğimizde yok. Selamınızı reddeden, bunun ayıbını insan içinde taşıyamaz uzun süre, altında ezilir, küçük düşen o olur.
“Karşıtınızla
uzlaşmak için ödün verin, siz ona uyun” filan demiyoruz, yanlış
anlaşılmasın. Hem onu da kendinize uydurmaya çalışmayın; bırakın olduğu gibi
kalsın, öyle istiyorsa. Bu toprağı, suyu, havayı ve bu yaşamı farklılıklarımızla
birlikte paylaşmak zorundayız.
Anlaşmazlıklarımız
sürebilir, çelişkilerden korkmayalım. Onlar yaşamın ayrılmaz parçası. Ama
birlikte oturduğumuz sokağın tam ortasından lağım akıyorsa, bu pislik çoluk
çocuğumuza eşit olarak mikrop saçıyorsa, tabii ki konu komşu elele verip
kurutacağız batağı, tabii ki “bu bizden yana, bu karşıt” diye ayırım
yapmayacağız aramızda. Bu vatan hepimizin ve başka bir Türkiye yok. Savaş değil
barış istiyoruz. Adalet istiyoruz, özgürlük istiyoruz, Hukuk devleti ve insan
haklarına saygı istiyoruz..
Kederler
paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır... Barış ve özgürlükler
için “çaresiz” değilsiniz, “çare” sizsiniz!
Ama yalnız bir çağrıyla, yani aleme talkın
vermekle kalmadılar, iğneyi önce kendilerine batırdılar. “Kırmızı ile Yeşil” ya
da “Yeşil ile Kırmızı” adlı bir de ortak kitap yazdılar, bu ortak çizgi
paralelinde “Yeşil – Kırmızı Söyleşiler” de vermeye başladılar, kent kent, semt
semt. Derken seçim dönemi geldi. Bu ikiliyi bu kez de miting meydanlarında
gördük. Parti farkı gözetmeksizin miting düzenleyicilerinden yalnızca iki
dakikalığına mikrofonlarını ödünç istiyor ve şu mesajı veriyorlardı:
Sevgili seçmenler,
Biz iki farklı dünya görüşüne sahip iki “farklı” insan, karşınızda
yanyanayız. Çünkü çatışma değil uzlaşma, savaş değil barış istiyoruz. Ben Şanar Yurdatapan ve ben Abdurrahman Dilipak, iki
başka kişilik, iki “öteki”yiz. Ama birimize yapılan bir haksızlığı “öteki” de
teninde ve ruhunda hissettiği için, işte karşınızda yanyana duruyoruz. Ve
herkesi, sadece kendinin değil, “ötekinin” de hak ve özgürlükleri için, onunla
birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.
Bu
topraklar üstünde, yanyana ve barış içinde yaşayabilmenin ilk şartı bu. Bunun
adı İÇ BARIŞ ve ona şimdi HER ZAMANKİNDEN ÇOK ihtiyacımız var. Hangi görüşten
olursak olalım, kime oy verirsek verelim, ondan şu sözü vermesini isteyelim:
Eğer seçilirsem, başta
karşıtlarım olmak üzere, kimsenin düşünce, ifade ve vicdan özgürlüklerine
dokunulmasına izin vermeyeceğim. Politik rakiplerimin ya da hiç hoşlanmadığım
düşünce ya da inanç sahiplerinin bir özgürlüğü tehlikeye düşerse yanlarında
yeralacak, onları koruyacak, hakları için onlarla birlikte mücadele edeceğim.
Bir de
DIŞ BARIŞ var. Tehlike kapımıza geldi dayandı. Türkiye, istese de istemese de
komşu Irak’a karşı bir savaşa sokulmak durumunda. Her savaştaki gibi, olan
masumlara olacak. Bizim çocuklarımız ölecek veya öldürecek, başkalarının
kasaları dolsun diye. Türkiye bu savaşa girmemeli, hiçbir şekilde katılmamalı,
destek olmamalı. Hangi görüşten olursak olalım, kime oy verirsek verelim, ondan
şu sözü vermesini isteyelim:
Eğer seçilirsem,
Türkiye’nin Irak’a karşı yapılacak bir saldırıya doğrudan ya da dolaylı olarak
katılmasına veya destek vermesine müsaade etmeyeceğim.
Bize söz versinler,
Türkiye savaşa girmeyecek, ülkemiz savaş için kullandırılmayacak. Bize söz
versinler, İÇ BARIŞ için, en başta karşıtlarının “ifade ve inanç özgürlüğü”
için çalışacaklar!
İşte bu amaçlar
için verelim vekaletimizi, yani oyumuzu, kime istersek ona.
Seçimler beklenmedik sonuçlar getirdi. Kendisi de
bir “Düşünce Suçlusu” olan Tayyip Erdoğan’ın AK Partisi, çarpık bir seçim
yasasının da cilvesiyle, büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Ama daha nefes
alamadan savaş kapıya dayanmıştı bile. “Karşıtlar Yanyana” çağrısı daha yankı
bulmaya ve örgütlenmeye zaman bulamadan kendini savaşa karşı direnme göreviyle
karşı karşıya buldu ve kendi içinden “Seçmen Sizi Gözetliyor” girişimi doğdu.
Yalnız 5 yılda bir değil, günde 24 saat.
İş istemek, torpil istemek için değil, “Diyalog” için.
Yalnız “Hesap sormak” için değil, destek de olmak için.
Seçmen, yani “asil”, “vekilini” gözetliyor, gözetleyecek.
SSG (SEÇMEN SİZİ
GÖZETLİYOR)
Girişimciler, oluşturmak
istedikleri yapıyı şöyle tanımlıyorlardı:
SSG yeni bir "girişim". Daha
doğrusu, eylemin içinde oluşan bir girişim. Birinci
tezkere öncesinde apar topar başlatılan "Milletvekillerinin cep
telefonlarına toplu mesajlar yollama" eylemi umulanın çok üstünde etkili
oldu. Bunu hem milletvekillerinin cep mesajlarına verdikleri tepkilerden, hem
de Ankara'daki gazeteci arkadaşlardan aldığımız haberlerden biliyoruz. Ancak
başka kanallardan gelen mesajların da bize maledilmesi, kendimizi geçici bir
adla adlandırmamızı zorunlu hale getirdi.
SSG sadece bir "girişim".
Ne bir derneğe dönüşmeyi amaçlıyor, ne bir vakfa. Ne başkanı, ne yönetimi var,
ne de üye olmak söz konusu. Her eyleme, o eylemi olumlu bulan herkes
katılabilir, o işe el atabilir. Ama yarın bir başka işi gerekli bulmayıp
katılmayabilir. Katılanların diğer katılımcılarla başka konularda görüş
birliğinde olması koşulu aranmıyor.
SSG nasıl örgütlenecek, neler
yapacak?
Merkezi kampanyalar:
Telefon, mail, faks, SMS mesajları için katılım
yöntemleri her kampanyada ayrı ayrı belirlenerek destekçimiz gazeteci ve köşe
yazarları yardımcılığıyla kamuya duyurulacak. Katılmak isteyen bireyler,
verilen adreslere telefon, faks ya da e-maillerle ulaşarak
başlatılacak “o eyleme” katılacaklar.
Bağımsız Çalışma Gurupları:
Örgütlenmenin en önemli hedefi ise, özellikle il
ve ilçe merkezlerinde gönüllü kişilerden oluşan -ve toplumun farklı kesimlerinin
mutlaka içinde yeraldığı- çalışma gurupları oluşturulması. Bu guruplar,
partilerin il ve ilçe örgütlerini ziyaret ederek, onlara olumlu ya da olumsuz
tepkilerini belirtebilirler.
(Örneğin
bu ilk kampanyada AK Parti merkezlerine “Tezkereye HAYIR” ziyaretleri
yaparak; o ilin milletvekillerine telefonlar açarak; kadınlar, milletvekili eş
ve yakınlarını topluca ziyaret ederek; meslektaşları olan kişiler meslek
örgütlerini harekete geçirerek tabanın sesini tavana yansıtmakta
yardımcı oldular.)
SSG çalışmasının ana ilkeleri
nelerdir?
Ana ilke, 5 yılda bir seçim sandığında oluşan ama
hemen sonrasında 5 yıllığına uykuya yatan "seçmen-seçilmiş"
bağlantısını "sürekli bir diyalog"a dönüştürmek. Yani amaç
milletvekillerini sadece denetleyip tepki vermek değil, ilişkinin çok yönlü
olması ve seçmenin milletvekilini sadece "İş ya da hizmet istemek"
için değil, olumlu ya da olumsuz tepki vermek için araması, şu anda bir baskı
unsuru olarak ortaya çıkan sivil toplum tepkisinin bir “diyalog”a dönüşmesi.
SSG’nin
savunacağı ORTAK ÇİZGİ ne olabilir?
Evet,
aşılması gereken en güç soru bu. Öyle ya, farklı dünya görüşlerine, farklı
inanç ve bilinçlere sahip, farklı partilere destek vermiş seçmenler, hangi
ilkelere göre, hangi ortak çizgiyi savunacak? Hangi tutumları benimseyip
hangilerine karşı çıkacak da seçilmişleri uyaracak veya yanında yer
alacak? Bu tür çok yönlü çalışmaların
en güç yanı, yerinde bir deyimle “Yumuşak Karnı”, işte burası. Biz bu konuyu
iki boyutta aşmayı düşünüyoruz:
a.
Genel Çerçeve:
Ana ilke,
ayırımcılığın her türüne kesinlikle ve açıkça karşı olmak, “Dil, din, ırk,
mezhep, cinsiyet, milliyet ve inanç farklılığı gözetmeksizin” tüm insanların
eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğunu savunmak. Öncelikle de “Düşünce, ifade,
vicdan ve örgütlenme” özgürlüklerine ayırımsız sahip çıkmak. Özellikle
“beğenmediğimiz, karşı çıktığımız, yaşama geçmesini hiç istemediğimiz” görüş ve
düşüncelerin özgürlüğüne saygı duymak, onların baskı altına alınmasına karşı,
onların yanında yeralmak, korumak. -“Hakaret” ve “Şiddete teşvik” hariç-.
Bunun
“Hukuk düzeyinde” tanımlamasını da şöyle netleştirebiliriz:
Şu ana
kadar geliştirilmiş ve genel kabul görmüş uluslararası insan hakları
anlaşmalarının (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ve onu izleyen protokoller gibi) TBMM tarfından onaylanarak,
Anayasa’nın 90. maddesi gereği İÇ HUKUK yani T.C. yasası haline gelmiş
olanlarının oluşturduğu bütün.
Bunun
yetersiz olduğunu, gerçek haklarımızın bu çerçevenin çok daha ötesinde olması
gerektiğinin bilincindeyiz. Ancak böyle daha geniş bir çerçevede çalışmak, daha
ayrıntılı bir görüş birliğini gerektirir. Bu çerçeveyi yetersiz bulanlar, bu
girişim içinde “bu kadarı” için çalışırken “daha ötesi” için daha başka
platformlarda, örneğin Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim’de çaba
harcayabilirler.
b.
Merkezi Olmayan, Gevşek Bir Yapı:
Öyle
bir yapı ki; merkezi, yöneticisi, üyesi, karar veren-uygulayan ikilemi olmasın.
Gücünü yalnızca katılanların bilinçli ve gönüllü katkısından alsın, bu katkıyı
kaybederse yok olsun. Çalışmalara katılmak kadar ayrılmak da bireyin özgür
kararına kalsın, bir çalışmayı beğenmeyen ona katılmasın ama bir sonrakini
beğenirse gene katılabilsin. Ne darılma-gücenme, ne sitem, ne baskı. Ortak
irade varsa eylem var, yoksa yok. Böyle bir çalışma olabilir mi? Her kafadan
ayrı bir ses çıkarsa nasıl ses getirebiliriz? Diyebilirsiniz.
Neden
olmasın? Aksi yöntemleri ısrarla uygulayan anlı-şanlı partiler vardı bir
zamanlar. Hani, nerdeler şimdi?
SONUÇ
Bu
çalışma ne yazık ki yürümedi. Savaş öncesi coşkuyla bir araya gelen insanlar,
sonrasında durgunlaştılar. SSG çalışmasını kendi bölgelerinde yaygınlaştırmaya
çalışanlar da düş kırıklığına uğradı. Baskın eğilim –özellikle AKP’ye umut
bağlayanlarda- şöyle dile geliyordu: “Kendi
oylarımızla iktidara getirdik, şimdi neden yıpratalım? Zaman
tanıyalım, bu işleri de çözeceklerdir…”
Ama
Dilipak’la Yurdatapan’ın “Yeşil – Kırmızı” diyalogu bitmedi. 2003 yılında
“Kırmızı-Yeşil Anılar” adlı bir kitap ve “Yeşil – Kırmızı Sesler ve Sözler”
adlı bir müzik ve şiir kaseti yayınladılar. 2004 yılında ise, 24 konudaki
farklı görüşlerini yanyana getirdikleri
ve 24 ünlü kişinin bu görüşleri yorumladığı “Ortak Payda” kitabını
yayınladılar. Eylem birlikleri hala sürüyor.
”BİRİMİZİN DERDİ -
HEPİMİZİN DERDİ"
Bu yeni bir girişim değil, bir eylem biçimi. Hangi toplum
kesimi ya da kurumu bir baskı ya da tehditle karşılaşırsa, farklı kesimlerin
temsilcilerinden oluşan bir heyet hemen oraya koşuyor ve yalnız olmadıklarını,
bu baskıyı kendilerine de yapılmış saydıklarını ilan ediyor, olayı kendi
çevrelerinde de duyurarak kamuoyu yaratmaya çalışıyorlar.
25 Mart 2003 tarihinde başlıyan bu çalışma, 2004 yılı
boyunca da sürdü. Zaman zaman zincirleme basın toplantıları düzenlendi, zaman
zaman bir kurumun ya da “mimlenen” bir kişinin yanında duruldu.
2004 yılı boyunca
katılım daha da genişledi. 2005’e girildiğinde, “Birimizin Derdi Hepimizin
Derdi” çalışmasına katılan kişi ve kurumların listesi şöyleydi:
Çağrıcılar :
Abdurrahman Dilipak, Şanar Yurdatapan
Katılımcılar :
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi
Mazlumder İstanbul Şubesi
TGTV (Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı)
MKM (Mezopotamya Kültür Merkezi)
AGOS Gazetesi
Türkiye PEN Merkezi
Türkiye Yayıncılar Birliği
İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü tarafından şarkı türkü
söylemek, halay çekmek, gitar çalmak, afiş asmak, basın duyurusu ile görüş
belirtmek ve benzeri gerekçelerle haklarında soruşturma açılan, bu yüzden okula
giriş yasağı konularak eğitim hakkı engellenen öğrencilere destek vermek
amacıyla hep birlikte halay çektik.
Abdurrahman Dilipak (Gazeteci,
Yazar),
Ahmet Mercan (MAZLUMDER
İstanbul Şube Başkanı),
Hasan Mollaoğlu (Avukat,
TGTV Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı),
Hrant Dink (Agos Gazetesi),
Kiraz Biçici (İHD İnsan
Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı),
Şanar Yurdatapan (Müzisyen),
Zübeyir Perihan (MKM
Mezopotamya Kültür Merkezi Başkanı).
Sabiha Gökçen’in öksüz ve yetim bir Ermeni kızı olduğu haberi üzerine Ülkücüler tarafından kapısının önünde gösteri yapılarak alenen tehdit edilen Ermeni toplumunun gazetesi AGOS’a ve sorumlusu Hrant Dink’i yalnız bırakmadık. Şöyle dedik:
AGOS ve HRANT DİNK, en az hepimiz kadar İstanbulludur.
Doğduğu yeri en az bizim kadar seviyor ve terketmeyecek.
6 –7 Eylül acısı ve utancı unutulmadı, bir daha
yaşanmayacak.
Wernicke-Korsakoff
sendromu tedavisi olmayan bir hastalık. Buna rağmen Adalet Bakanlığı’na bağlı
bir kuruluş olan Adli Tıp Kurumu, daha önce bu teşhisi koyduğu kişlere şimdi
“hastalık bulgularının ortadan kalktığı” şeklinde raporlar vererek tekrar
cezaevine yollanmalarına sebep oluyor. Wernicke-Korsakoff’lular ise, tek başına
yaşamaları olanaksız olduğundan ancak birbirlerine dayanarak yaşamaya
uğraşıyor. Yaşamevinde onların bu zor mücadelesine tanık oluyoruz.
Ölüm oruçlarında kaybedilen
canların sayısı, Tekirdağ “F Tipi” cezaevindeki Ümit Günger’in de katılımıyla
110’a yükseldi. Tutuklu ve hükümlü yakınları, giderek ağırlaşan hapishane
koşullarını giderek duyarsızlaşan kamuoyuna duyurabilmek için bizi basın
toplantılarına çağırırken polislerin merkezlerini bastığı haberi geldi. Olan
biten olayları yaşayanların ağzından dinledik.
“Birimizin Sevinci Hepimizin Sevinci”
Hep
kötü günlerde mi bir arada olacağız?
Bir kez
de iyi günümüzü kutladık.
Bunca acıdan, bunca baskıdan
sonra, bunca inkardan sonra ve bunca insanın özgürlüğü, hatta yaşamı pahasına
da olsa, kısıtlı da olsa, en sonunda KÜRTÇE dilinin özgürlüğüne bir adım daha.
İstanbul’da da Kürtçe dili öğreten ilk kurs Kürt
Enstitüsü bünyesinde resmen açıldı.
Hemen ertesi gün topluca giderek ziyaret ettik, kutladık. Ayrıca bu özel günde, yurdumuzda konuşulan farklı diller de yanyana geldi. İnsanlar birbirine Türkçe, Kürtçe, Rumca, Ermenice, İbranice, Lazca, Arapça, Süryanice…-herkes kendi dilinde- “Senin derdin benim derdim” dediler. Türkiyenin bölünmediği hayretle görüldü.
d. Bölgesel
toplantıların düzenli şekilde yürümesini sağlayacak "Arama
toplantıları" uzmanı bir kolaylaştırıcı